12/8/2006

Görmenizi tavsiye edeceğim bir ada CUNDA.....

 

Güzelliklerine doyulmayan,adeta Tanrının kullarına bir lutfu gibi olan Ayvalık’ın karşısındaki adaya Cunda deniyor.Bu adanın, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyasindeki Yund Adaları olduğu, Yund adının giderek Cunda’ya dönüştüğü, sonucuna varıyoruz.. Ayvalık’ta, emperyalist düşmana karşı ilk asker kurşununu attırmış Komutan Ali Çetinkaya anısına, ‘Alibey Adası’ dendi. Her iki isimde kullanıla geliyor, kimse yadırgamasın, yabancı kaynaklı isim sanmasın. Bazı yetki sahibi kimseler, 1980 darbesinde, bu isimde Rumluk arama sevdasına düşmüşlerdi de... Çünkü Rum taba oraya ‘Moshonisi’ (Kokulu Ada) diyordu, bu bir... İkincisi, Piri Reis’tenyola çıktık yorum yaptık; fakat birde bakıyoruz ki, İtalyanca’da da izi var Cunda’nın, gemilerin yatay sereni anlamına geliyor. Gerçekten haritaya da baktığımızda Cunda, Yatay Seren gibi! Kısacası Piri Reis’in Yund Adaları’yla İtalyanların Cunda sözcüğü birbirine çok yakın. Üstelik Cunda’nın bir yığın adası var. Yani Piri Reis, coğrafyayla da doğrulanıyor.

     Bu görüşü doğrulayan, Osmanlı döneminden kalma bir mührüde yayımladık. İşte çevirisi: Mühürde biri Arapça, diğeri Latin rakamlarıyla kazılmış tarih 1862 dir. Mührün dış kenarında büyük harflerle ve Yunanca ‘Dimarhia Moshonision’ , ortasında da Arapça harflerle ‘Daire-i Belediye, Cezire-i Cunda’ yazılıdır. Biri Yunanca, diğeri Osmanlıca yazılmış, eşanlamlı bir mühür yazısıdır bu: Cunda Adası Belediye Dairesi deniliyor. Ama ne varki Osmanlı Türkü bu adaya Cunda derken , Ortodoks Osmanlı ise ‘Moshonis’ (Kokulu Ada) diyordu!

    Cunda Adası doğrusunu isterseniz ağzımızdan kimi zaman, hemde kendiliğinden, Cunda, kimi zamanda Alibey Adası olarak çıkıyor; Ayvalık’ı açık denize, iki boğazıylada kapayan ya açık denizden sonra mühürleyen, bir görünüm taşıyor. Bu adanın Ayvalık tan bakıldığında solundaki boğaza Dalyan Boğazı, sağındakine de Dolap Boğazı adı verilir. Çok eskiden bir sandalın geçebileceği kadar sığ olan Dalyan Boğazı, 1880 yılın da iki yıllık bir çalışmayla açıldı; En derin yeri bir kulaçtan üçe indirildi, yirmi kulaçta genişletildi.

    Dolap Boğazı dediğimiz yerde, bir köprü var bugün. (Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü olarak kabul adiliyor.1966 yılında Senatör Nejat Sarlıcalı’nın önayak olması ile yapıldı. 54 m uzunluğundadır; Toplam 6 ayak üzerinde durmaktadır.) Bu köprüden önce, adaya geniş bir salla geçilirdi, yani 36 yıl öncesine kadar ... Köprüden sonra Ayvalık’a gelmek için , Soğan Adası’ndan sonra (Lale Adası) , 500 m uzunluğunda bir yol vardır. 1817 de yapılan eskilerin ‘Peratariya’ (geçit) dedikleri bu yol , atlı bir arabanın ancak geçebileceği genişlikteydi. 1960 lı yıllarda başlayan çalışmalarla , günümüzde yayalar için bırakılan geniş şeritler dışında, iki aracında rahatça geçebileceği bir düzeye getrilmişltir.

    1900 lü yıllarda , 8-10 bin kişinin oturduğu adada , ikibin insan barınır günümüzde. O yıllarda 4 ilkokulu , 1 kız okulu , 1 öksüzler yurdu varken , bugün sadece bir ilköğretim okuluyla bir çocuk yuvası bulunuyor. Ahtapot üretimi yılda 100 bin kg dı, burada yetiştirilen üzümler yetmediğinden , dışarıdanda getirtilerek üretilen şarap miktarı 500 bin lt di.

    Ada ilçesi dedik. Evet Cunda , namı değer Alibey Adası , ilk Ayvalıklılar’dan Sn. Hüseyin Önen’in verdiği bilgiye göre , 31.03.1908 de İstanbul’daki ünlü gerici isyanından sonra, bucak oluyor. O tarihe kadar Osmanlı yönetiminde , Midilli Valiliği ‘ne bağlı bi rilçedir Cunda. Belediyesi vardır, okulları vardır , o da Ayvalık kadar olmasa bile zengindir , görkemlidir...Güzelim binalarının yoğunluğu , Ayvalık’ı da geniş ölçüde harap eden 1944 zelzelesiyle birlikte ortadan kalkar, günümüz Cundası doğar.


   Yazları Ayvalık’tan ve Cunda’dan , saat başlarında karşılıklı motorlar kalkar. Bu 15-20 dakikalık deniz yolculuğu dinlenmeye gelenlere kısa süreli bir eğlence gibidir, teknelere binmeye adeta can atarlar adaya bu yollada karayoluyla yarım saatte bir kalkan belediye otobüsleriylede gidilebilir.Her iki yolda kendine özgü renkler taşır.
   Adaya vardığınızda, tepelerine çıkarak , doğayı izlerseniz, boğazların adaların , içiçe girmiş koyların, zeytin ve çam ormanlarının güzelliğine doyamayacaksınız . Pekiyi , ya adanın içerisi.
   Kentsel yada mimari cümbüş, ada sokaklarında sarhoş eder insanı! Neo-klasik mimari hayranlarına ; doğayla ve sessiz bir kentte yaşam isteği olan tutkunlara , en uygun yerdir bu sokaklar. Kah , girilen bir sokağın loşluğuna karşın , bir kapının dibinden fışkırıp üst kat penceresine tırmanan asmasıyla , Venediğin dar bir sokağında ; Yeşile hiç yüz vermemiş kimi sokağında da adeta Bizans ta duyumsarsınız kendinizi. Doğa, tarih, mimarlık ve siyaset yollarında dolaşır durursunuz artık... Eski insanların eski uygarlıkların bir yeridir bu ada. Bol bol yorulana dek gezin... Kıyı kıyı , çepeçevre , inişli çıkışlı yollarda dolaşın... Öyle koylarla , öyle yüzülecek , dinlenilecek yerlerle karşılaşıcaksınız ki eski insanların buralara yerleşme nedenlerini , kendi kendinize keşfedeceksiniz. Filozof, tarihçi, coğrafyacı. Stravon ve ondan sonra gelen Plinius buradanda söz ederler hep. Günümüzün yoran , çıldırtan kirli uygarlığından uzaklaşma olanağını bulacaksınız bu yerde . Eskiden burada oturan Osmanlı Rumları , boşuna kokulu ada demediler buraya ! ...
   Dinlendiğiniz yada sadece gezmek için geldiğiniz adanın zevkine tam varabilmeniz amacıyla , İsa’dan önce gelmiş yazarlarında , buralardaki uygarlıklardan birşeyler yazdıklarını ekleyelim de görevimizi yapmış olalım: Klaodius , Ailianos ve Ptolomaios bizden vede yani araştırma sonuçlarına değin şimdilik bu kadar...
   GÜN BATIMINI KAH TEPELERİNDEN, KAH KIYILARINDAN İZLEMEK...
   Paha biçilmez güzellikleri olan, büyüleyen bir denizin çevrelediği ve önceki oturanlarında ‘Küçük Paris ‘ diye adlandırılan Cunda da gün batımını , kah tepelerinden , kah kıyılarından izlemek, insana , olağan üstü hoş bir ruh tinliği verir.Başınızda yazlık bir şapka olması koşuluyla, sokaklarında, tepelerinde,kıyılarında, hatta adalarında dolaştınız; Canınızın çektiği yerlerde denizine girdiniz , birkaç kulaç atarak, kimi yerde de merakınız varsa dalarak , kimi kuytuda uykuya yatarak , güneşin Midilli sırtlarından yok oluşunu da izleyerek akşamı ettiniz.... Acıktınız da ... Çok acıkmanız doğal . Çünkü güç harcadınız , hamlığınızı attınız ve en önemlisi bol miktarda su kadar gerekli , hayat kaynağı katıksız oksijen aldınınz ... Hatta oksijen bolluğundan bir tuhafsınız adeta sarhoşsunuz da ayırdın da değilsiniz ! ... Sahile inerek Bay Nihat Lale Restaurant’ın masasına çöküp , oturun. Papalinanızı , çipuranızı , fangirinizi, mercanınızı, levreğinizi, barbununuzu ve daha yüzlerce çeşit denizin sunduğu nimetleri , zevkinize uygun bir kadeh içkiyle yiyin. Burada ayçiçek yağının lafı bile edilmez. Ünü yurt dışını aşmış zeytinyağının , ultra güzelinin memleketinde , ayçiçek yağının kullanılmasının ayıp olguğunu düşünelim!
   Birde damak tadını bilmemek olduğunu...